Şiddet denildiğinde aklımıza genellikle fiziksel yara izleri, morluklar veya gözyaşları gelir. Oysa şiddetin en derin, en kalıcı ve en görünmez izleri cildimizde değil; beynimizin kıvrımlarında ve sinir sistemimizin derinliklerinde saklıdır...
Son günlerde Urfa ve Maraş’tan gelen haberler, hepimizin kalbinde derin yaralar açtı. Bir psikolog olarak bu şiddet sarmalını izlerken, sorunu sadece bireysel bir "öfke kontrolü" eksikliği olarak görmenin ne kadar yetersiz kaldığını fark ediyorum...
Hepimiz o tanıdık hissi biliriz. Bir kişisel gelişim kitabı okuruz, bir podcast dinleriz ya da saatlerce süren bir terapi seansından çıkarız...
Hiç durduk yere çenenizi sıktığınızı, omuzlarınızın kulaklarınıza kadar yaklaştığını veya midenizde koca bir taş oturuyormuş gibi hissettiğiniz oldu mu? Gündelik hayatta yutkunduğumuz, "şimdi sırası değil" diyerek içimize attığımız her öfke anı, aslında bedenimizin bir köşesine park ediliyor.
Öfke, kötü bir duygu değildir; sadece sınırlarınızın ihlal edildiğini söyleyen biyolojik bir alarmdır...
Hepimizin bildiği o tuhaf deneyimi düşünün: Sabah evden çıkarsınız, aynı sokak, aynı trafik, aynı insanlar....
Hepimiz o anları çok iyi biliriz: Zihnimiz o kadar gürültülüdür ki oturup dinlenmek imkansız hale gelir. Bazen dışarı çıkıp uzun bir yürüyüş yapmak harika bir çözümdür ama ya buna imkanımız yoksa? Belki saat gece yarısı, belki hava çok kötü ya da ofisten/odadan çıkamayacak bir durumdasınız...